Alevilikte Hızır İnancı – 1

31

Alevi inancı uzun tarihi bir süreçte oluşmuştu. Sosyolojik olarak Alevi toplumunun gelişimine uygun bir inanca, kültüre dönüşmüştü. Ne var ki bütün varlığına rağmen hala ve uzun yıllardır Türkiye’de resmi olarak tanınmamakta, inkar edilip yadsınmaktadır.

Alevilikte Hızır inancının tarihsel kökeni, mana ve anlam bakımından uzak geçmişinden beri terk edilmeden günümüze getirilmiştir. Alevilikte, Hızır, hiç kimsede olmayan bir bilgi ve hikmet sahibidir. Hayat suyu içerek ölümsüzlüğe kavuşmuştur. Ölümsüzlük çeşmesinde abı hayat suyu içmeye giderken, yolunu kaybetti. Elinde gizemli bir mücevher vardı. O vakit, elindeki mücevheri yere bıraktı, yolu aydınlandı. Bir çeşme gördü suyundan içti, ölümsüzleşti.

Adı her anıldığında yardıma koşan gizemli, sır-hikmet içinde hazır ve nazır olan Hızır, tüm tanrıların ölümsüz habercisidir. Bir gün, Hızır, oturduğu yerden kalkınca, oturduğu kuru yer, dalgalanır, yeşillenir, bastığı ayak izinin yerinde; içtiği ölümsüzlük suyu, abı hayat fışkırır. Taş da olsa ayak izi kalır.

Hızır, karada-denizlerde büyük fırtınalarda yol gösterendir. Yardıma muhtaçlara koşan bir bilgedir. İnsanlar Hızır’la karşılaşmayı arzu ederler. Ama o, herkese görünmez. Hızır’ın bilgisi kimsede yoktur. O, tasavvufta ilm-i ledün, yani henüz hiç kimsede olmayan bir bilgi sahibidir; irşad edici, yol gösteren, kılavuz edendir. Alevilikte en yüksek mürşit makamı, Hızır makamıdır.

Alevi inancına göre, bir gün İlyas karadan, Hızır denizlerden geldi, bir sahilde buluştular. Aralarında sohbet ettiler. Evrene, insana, doğaya toplumsal bir tasarım, bir düzen anlayışı getirdiler. Sohbetleri, üç gün, üç gece sürdü. Bu üç gün süresince yemedi, içmedikleri için Aleviler o üç günün anısına oruç tuttular. Bu oruca Hızır orucu denildi.

Bir başka Alevi anlatısı olan sözlü varyantta anlatılanlara göre ise, Nuh tufanı sırasında, Nuh bir gemi yaptı. Bu gemiye çift olarak tüm canlıları aldı. Sular yükseldi, fırtına çıktı. Nuh’un gemisi dalgalarla batmak üzereydi. Gemiye çift olarak alınan tüm canlılar dile geldi. “Yetiş ya Hızır” diye yakarıda bulundular. Hızır geldi, fırtına dindi. Nuh’un gemisi batmaktan, içindeki canlılar ölmekten kurtuldular. Nuh’un gemisindekiler kurtuldukları için, bu kurtulmanın anısına üç gün oruçlu tuttular…

Alevi inancında Hızır’la ilgili böyle pek çok sözlün varyant anlatıları vardır. Yine Hızır’ın boz bir atı vardır. O, kanatlı bir attır. Munzur gözlerinde doğmuş Hızır’a armağan edilmiştir. Bu kanatlı boz at, bir sıçrayışta dağların zirvesine çıkar. Bir gün, tanrılar gazaba geldi, güneşi kararttılar,. Güneş kararınca, dünya buz oldu. Hızır geldi, güneşi kurtardı. Tanrılar yeniden gazaba geldi, Hızır’ı zincire vurdular. Hızır’ın boz atı geldi, onu kurtardı. Kurtulan Hızır, gökte Ay tanrıçasına aşık oldu. Ay, gökte zincirle bağlı bir konakta yaşıyordu. Hızır gitti, konağın zincirlerini kırdı, onu yeryüzüne indirdi. Tanrılar yeniden Hızır’a kızdılar. Üzerine bir ejderha gönderdiler. Ejderha Hızır’ı yuttu. Hızır yanında elmas bir bıçak gezdiriyordu. Elmas bıçakla ejderhanın karnını yardı içinden çıktı. Güneşin aydınlık ve sıcaklığını insanlara armağan etti.

Yine Alevi inancına göre Kureş Baba ya da Karadonlu Can Baba, fırına girdiklerinde Hızır, şahin donunda fırına girdi, kanatlarıyla ateşi söndürdü…

Bir başka Alevi anlatısında ise, Sarı Saltıkla ilgili şu mitolojik söylence, Hızır anlatısıyla ilgili bir fikir vermektedir. Bir zamanlar uzak bir Kafaks ülkesinde kuraklık olmuş, sular çekilmişti. Yalnız bir kuyuda su kalmıştı. Kuyunun başını bir ejderha tutmuştu. Halk susuzluktan kırılmak üzereydi. Ejderha suyu günde bir defa halka veriyordu. Karşılığında bir genç kızla, bir genç delikanlının başını istiyordu. Halk, bu soruna çözüm arıyordu. Haber tez ulaştı Sarı Saltık’a. Sarı Saltık, hırkasını denize serdi, karşıya geçti, belindeki tahta kılıçla kuyunun başına gitti. Yedi başlı ejderha ile çenge girdi. Cenk yedi gün yedi gece sürdü, bir türlü ejderhayı yenemiyordu. Belindeki tahta kılıcı kullanmayı unutmuştu. Hızır, İlyas’a: “Tez eriş, Sarı Saltık ejderhayla cenktedir”. İlyas, kuyunun başına gitti. “Ya Sarı Saltık, belindeki tahta kılıcı kullan!” Sarı Saltık, kılıcı kullandı, ejderhanın yedi başını gövdesinden ayırdı, suyu halka armağan etti. Ejderha o güne kadar suya nefesini kattığı için, o sudan içenlerin rengi sarı olmuştu. Bugün bir Kafkas halkı olan Abazalar, hala: “Giydikleri deri, yedikleri darı, renkleri sarı” diye tekerlemeler aktarırlar.

Alevi inancında, hava, şu, ateş, toprak elementleri sosyal yaşama Hızır inancıyla girmiştir. Marifer kapısında kendini bilme, kendini tanımaya dönüşmüştür. Bir talip, bir can, kendini bilir, kendini tanırsa, kozmik evrenin sırlarını da bilir, sırları bilen bir can, “ara bulla” marifet ulaşır. Alevilikte Hakk yolcusu, yolda katettiği mesafeyi yani en yüksek Mürşit makamı olan Hızır makamına “Ara bulla” ulaşır. Alevilikte, “Ara bul” la bilmek büyüklüktür. Büyük olan ilmi ledün sahibi Hızır, bilgisiyle bir gizli hazinedir. Tüm evren, kozmik varlık, gizlilik-sır içindedir. Bilmek, bulmak, evrende gizi ve sırrı görünür olana çıkarmaktır. Burada insan yani can; arı-duru-pak olmaya bilmekle başlar.