Tarihin Seyrini Etkileyen Ayaklanmalar: Şeyh Bedreddin Ayaklanması

2

Onur KÖSE

İriş Dede Sultan!

15. asır, Anadolu ve Balkan coğrafyasında önemli değişimlere yol açan olaylara şahit olmuştur. 1402 Ankara Savaşı ardından Osmanlı “Fetret Devri’ne” girdi, taht kavgalarının yaşandığı bu kargaşa döneminde Anadolu’da pek çok hadise vuku bulacaktı. Bu iklimde bir takım toplumsal hareketler de doğdu. Sonuçlarının günümüzü dahi şekillendirdiği siyasi ve sosyal hadiseler yaşandı. Söz konusu dönemin en önemli şahsiyeti Şeyh Bedreddin olmuştur. Fikirleri ve eylemleriyle büyük bir toplumsal hareket yaratmıştır. Kimi düşünürlere göre tarihteki ilk “sosyalizm” ateşlerinden birini yakmıştır.

Tam namıyla Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, günümüz Yunanistan’ı sınırları içerisindeki Simavna kasabasında doğdu. Babası bu kasabada kadılık yapmaktaydı. Baba Kadı İsrail, Semerkant medreselerinde tahsil görmüş, zamanın iyi alimlerindendi. Kadı İsrail aynı zamanda Şeyh Bedreddin’in ilk hocasıydı. Şeyh Bedreddin, hadis, fıkıh, belagat, kelam, tefsir, sarf-navih, Kur’an-ı Kerim ve Arapça konularında daha küçük yaşlarda eğitim almıştı ve de İslam şeriatına hâkim birisiydi. Daha sonraları Bursa ve Konya medreselerinde eğitim aldı. Genç yaşlarında bilgi peşinde oradan oraya koştu, Kahire’de oldukça donanımlı bir eğitim aldı. Burada fikir dünyasını etkileyecek kişilerle tanıştı. Seyyid Şerif Gürcani, şair Ahmedi, tıp alimi Aydınlı Hacı Paşa, Molla Şemseddin Fenari gibi dönemin bilginleriyle arkadaş oldu. Burada düşüncelerinden en çok etkilendiği kişi Batıni tasavvuf ehli Şeyh Hüseyin Ahlati oldu. Şeyh Hüseyin Ahlati’den tasavvuf ve Batınilik eğitimi aldı ve de iki sefer “çileye” girdi.

Şeyh Bedreddin, Mısır’da kaldığı zaman zarfında Memluk sultanlarıyla da ilişki içerisinde olmuştur. Yine ileride sultan olacak Ferec’e hocalık da yapmıştır. Mısır’da ilk fıkıh konusundaki eserlerini kaleme almıştır. Daha sonra Şeyh Bedreddin, hocası Şeyhi Ahlati’nin tavsiyesi üzerine Tebriz’e geçti. Burada daha çok tasavvuf üzerine eğildi. Abdurrahman-i Bistami başta, dönemin tasavvuf pirlerinden eğitim aldı. Yine Tebriz’de kaldığı dönemde Timur’un etrafındaki alimlerle ilişki kurma imkânı buldu ve sık sık bu alimlerle dinsel ve fikirsel tartışmalara girme fırsatı buldu. Zira Şeyh Bedreddin insanlarla her tartışma imkânı bulduğunda bunu değerlendirirdi, farklı konularda tartışmayı severdi. Tebriz ve civarında bir müddet kalan Şeyh Bedreddin, Kahire’ye geri döndü, 1397’de ölen hocasının yerine geçti, fakat bu görevde çok uzun kalmadı ve Anadolu’ya geçti.

Anadolu’ya geçen Şeyh Bedreddin, uzun süreler Germiyan, Aydın, Karaman, İzmir, Ege Adaları ve Tire bölgelerinde gezindi. Buralarda fikirlerini insanlarla paylaştı, bulunduğu bölgelerin alimleriyle tartıştı. Daha çok heterodoks Müslüman (Sünnilik dışı) kitlelerle ve gayri müslimlerle temas kurmuştur ve bu kitleleri örgütlemek arzusunda olmuştur. Yine bu seyahatleri sırasında Hristiyan din insanlarıyla da dini tartışmışlara girmiştir. Şeyh Bedreddin Hristiyan teolojisine de oldukça hakimdi. Bir rivayete göre Sakız Adası’nda bir manastırda tartıştığı keşişler, Hristiyanlığı bırakmış ve onun takipçisi olmuşlardır.

Şeyh Bedreddin etkinliğini daha çok Fetret devrinde güçlendirmiştir. Bu dönemde, şeyh Bedreddin’in fikirlerinden etkilenen ve heterodoks çizgide olan, başkent Edirne’yi ele geçirip tahta oturan (her ne kadar ana akım tarihçilerce padişah olarak sayılmasa da şüphesiz o da padişah sayılmalı) Osmanlı padişahı Musa Çelebi’nin kazaskerliğini yapmıştır.

Bu dönemde Şeyh Bedreddin’in düşüncelerinden etkilenen Musa Çelebi, toprağın kullanım hakkını halka bırakmıştır. Ancak bu süreç çok uzun sürmemiştir. Musa Çelebi’nin tutumundan rahatsız olan bazı beyler ve Bizans’la ittifak yapan Mehmet Çelebi, Edirne’ye girmiş ve tahtı ele geçirmiştir. Bu olay sonrası Şeyh Bedreddin İznik’e sürüldü. Gittiği her yerde eşitlikçi ve paylaşımcı fikirlerini yayan Bedreddin, burada da topluma rehberlik etmeye çalıştı. Anadolu’da gezindiği sırada düşünceleriyle etkilediği ve halifeleri olan Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa, Şeyh Bedreddin’in düşüncelerinin yayılmasında önemli rol üstlendiler. Şeyh Bedreddin hareketine önderlik ettiler. Şeyh Bedreddin ve halifelerinin çalışmalarıyla, yıllardır ezilen Anadolu ve Balkan halkları büyük bir başkaldırı gerçekleştirdiler.

Şeyh Bedreddin Ayaklanması, Anadolu’da Beylikler, Osmanlı ve diğer güçlerin baskısının halkın sırtında yükseldiği bir dönemde vuku buldu. Yıllardır süren savaş, istila ve yoksulluk pençesindeki halk, artan feodal baskı ve merkezileşen Osmanlı baskısına daha fazla baş eğmedi ve ayaklandı. Osmanlı paşaları ve hanedan ailesi, toplum üzerinde iktisadi, siyasi ve dini baskıyı arttırdı. Devlet Sünni bir ideolojik çizgiye yönelmeye başladı.

Diğer taraftan, Şeyh Bedreddin hareketinin güçlenmesinde baskılardan etkilenen yoksullar gayrimüslimler ve heterodoks Müslüman kitleler epeyce etkili olmuştur. Yine Kahire’de tanıştığı Kaygusuz Abdal’da etkili çalışmalar yürütmüştür. Şeyh Bedreddin ve takipçileri, “yârin yanağından gayrı her şeyde ortak olmak” için harekete geçtiler. Söz konusu hareket, Balkanlar, Batı Anadolu, Ege Adaları ve Trakya’yı kapsayan büyük alanda etkili olmuştur. Bu coğrafyalarda yaşayan Babai Hareketinden gelen kitleler, dönemin Alevi-Kızılbaş kitleleri yine dolayısıyla heterodoks kitleler, Rumlar ve Yahudiler Şeyh Bedreddin Hareketi’ne omuz verdiler.

Şeyh Bedreddin, halifesi Börklüce Mustafa’nın Karaburun’da (İzmir) başlattığı ayaklanmayı duyduktan sonra İznik’ten kaçarak Kastamonu rotasından Sinop’a geçti, buradan Anadolu’da yakılan ateşe karşılık Balkanlardaki ateşi de yakmak için, deniz yoluyla Balkanlara geçti. Bu esnada halifesi Torlak Kemalde Aydın-Manisa bölgelerinde ayaklanmanın ateşini yakmıştı. Şeyh Bedreddin Dobruca, Silistre ve Deliorman bölgelerinde taraftar toplama çalışmalarına girdi ve daha önceleri Sarı Saltık’ın takipçileri olan Alevi-Kızılbaş kitlelerden destek buldu. Kısa sürede bulundukları alanın kontrolünü ele geçirdiler.

Bu sırada yaklaşık altı bin yoldaşıyla hareketini sürdüren ve takipçilerince “Dede Sultan” olarak zikredilen Börklüce Mustafa ilerleyişini sürdürmekte ve yol kat ettikçe de taraftarları çoğalmaktaydı. Börklüce, Karaburun’dan ilerleyip İzmir sancak beyi Aleksandros’u yendi. Anadolu’daki hareketin boyutunu ilk başta küçümseyen Osmanlı, Ayaklanmanın giderek büyümesi ve ilerlemesi üzerine daha büyük bir müdahaleye karar verdi. Bir bir yenilen Osmanlı güçleri Börklüce ve Torlak Kemal’in önünden kaçarken, padişah Mehmet Çelebi, Bayezit Paşa ve Şehzade Murat’ın komutasında büyük bir orduyu ilk olarak Börklüce’nin üzerine yolladı. Ordu, yolu üzerinde ciddi büyük kıyımlar gerçekleştirdi. Börklüce ve Osmanlı ordusu karşılaştığında ise oldukça büyük bir çarpışma yaşandı, Osmanlı ordusu çarpışmayı kazanarak, binlerce insanı öldürdü ve tutsak etti. Börklüce ise bir deve üzerinde tahtaya çivilenmiş bir vaziyette şehir şehir dolaştırıldı. Osmanlı ilerleyişini Torlak Kemal üzerinde sürdürdü ve çarpışmayı kaybeden Torlak kemal ve yoldaşları kırıma uğradı, Torlak Kemal asıldı. Şeyh Bedreddin hareketinin takipçileri tam teşekküllü bir ordu değildi, köylü ve esnaflardan oluşan, yabalarla, baltalarla, kılıçlarla cenge giren kitlelerdi. Bu nedenle de Osmanlı karşısında tutunamadılar.

Balkanlardaki Şeyh Bedreddin, Anadolu’daki ayaklanmadan oldukça umutluydu, hareketin başarıya ulaşacağını düşünüyordu. Çünkü çağrısı bazı yerel beyler olmak üzere pek çok kişiden yanıt bulmuştu. Ancak işler umduğu gibi gitmez ve Anadolu’daki hareket bastırılır. Osmanlı’nın Anadolu’daki ayaklanmayı bastırmakla görevli paşası Bayezit Paşa, daha sonra Balkanlardaki Şeyh Bedreddin üzerine yollandı. Bu esnada Anadolu’daki mağlubiyeti haber alan bazı beyler Şeyh Bedreddin’i bıraktı. Yaşanan savaşta Şeyh Bedreddin yenildi ve esir düştü. Ardından Serez’e getirildi ve 1420 yılında Serez çarşısında asıldı. Geriye büyük bir fikirsel ve inançsal hareket ve de Varidat isimli eserini bıraktı.

Şeyh Bedreddin, yaşamı boyunca pek çok alim tanıdı, bilgi peşinde koştu ve pek çok şeye şahit oldu. Gezindiği coğrafyalarda yoksul ve ezilen insanları gördü, halkın yaşamış olduğu yoksulluğa ve zulme tanıklık etti. Timur ve Osmanlı’nın çarpışması sonrası parçalanan ve ezilen Anadolu’daki, siyasi ve toplumsal karışıklıklara şahit oldu. Gezindiği bilim ve tasavvuf yerlerinde öğrendikleri ve tanıştığı kişilerle şekillendirdiği fikirleri, halkın içinde bulunduğu durumda onu bir şeyler yapmak için zorluyordu. Yeryüzündeki her şeyin tüm insanların eşit hakkı olduğunu düşünüyordu. Giyeceklerin, yiyeceklerin ve toprağın herkesin malı-hakkı olduğunu savunuyordu. Özel mülkiyete karşıydı, kolektif üretim ve adil paylaşımdan yanaydı. Kendi deyişiyle “yârin yanağından gayri her şeyde ortağız” diyordu. Asırlardır savaşlar ve talanlarla boğuşan, feodal beylerin ve devletin sömürüsünde olan halkın kurtuluşu için bir umuttu bu düşünceler. Yüzyıllardır sömürü çarkını işletenler için ve süregelen dini, sosyal ve siyasi iklimde Şeyh Bedreddin’in fikirleri radikal adımlardı. bu nedenle de Şeyh Bedreddin hareketi tekerine çomak sokulanlar için mülhitlik-dinsizlik olarak adlandırıldı.
Son sözleri Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal ve takipçilerinin baş koyduğu hareketi en güzel ifade eden Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı’ndan bir bölümle bitirmek yerinde olacaktır;

Sıcaktı.

Sıcak.

Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı

sıcak.

Sıcaktı.

Bulutlar doluydular,

bulutlar boşanacak

boşanacaktı.

O, kımıldanmadan baktı, kayalardan

iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.

Orda en yumuşak, en sert

en tutumlu, en cömert,

en

seven,

en büyük, en güzel kadın:

TOPRAK

nerdeyse doğuracak

doğuracaktı.

Sıcaktı.

Baktı Karaburun dağlarından O

baktı bu toprağın sonundaki ufka

çatarak kaşlarını :

Kırlarda çocuk başlarını

Kanlı gelincikler gibi koparıp

çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde

beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.

Bu gelen

Şehzade Murattı.

Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın

İsmine

Aydın eline varıp

Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.

Sıcaktı.

Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,

baktı köylü Mustafa.

Baktı korkmadan

kızmadan

gülmeden.

Baktı dimdik

dosdoğru.

Baktı O.

En yumuşak, en sert

en tutumlu, en cömert,

en

seven,

en büyük, en güzel kadın :

TOPRAK

nerdeyse doğuracak

doğuracaktı.

Baktı.

Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.

Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu

fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.

Oysaki onlar bu toprağı,

bu kayalardan bakanlar, onu,

üzümü, inciri, narı,

tüyleri baldan sarı,

sütleri baldan koyu davarları,

ince belli, aslan yeleli atlarıyla

duvarsız ve sınırsız

bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.

Sıcaktı.

Baktı.

Bedreddin yiğitleri baktılar ufka…

En yumuşak, en sert,

en tutumlu, en cömert,

en

seven,

en büyük, en güzel kadın :

TOPRAK

nerdeyse doğuracak

doğuracaktı.

Sıcaktı.

Bulutlar doluydular.

Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.

Birden-

– bire

kayalardan dökülür

gökten yağar

yerden biter gibi,

bu toprağın verdiği en son eser gibi

Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına

çıktılar.

Dikişsiz ak libaslı

baş açık

yalnayak ve yalın kılıçtılar.

Mübalâğa cenk olundu.

Aydının Türk köylüleri,

Sakızlı Rum gemiciler,

Yahudi esnafları,

on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın

düşman ormanına on bin balta gibi daldı.

Bayrakları al, yeşil,

kalkanları kakma, tolgası tunç

saflar

pâre pâre edildi ama,

boşanan yağmur içinde gün inerken akşama

on binler iki bin kaldı.

Hep bir ağızdan türkü söyleyip

hep beraber sulardan çekmek ağı,

demiri oya gibi işleyip hep beraber,

hep beraber sürebilmek toprağı,

ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,

yârin yanağından gayrı her şeyde

her yerde

hep beraber!

diyebilmek

için

on binler verdi sekiz binini..

Yenildiler.

Yenenler, yenilenlerin

dikişsiz, ak gömleğinde sildiler

kılıçlarının kanını.

Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi

hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak

Edirne sarayında damızlanmış atların

eşildi nallarıyla.

Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların

zarurî neticesi bu!

deme, bilirim!

O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.

Ama bu yürek

o, bu dilden anlamaz pek.

O, «hey gidi kambur felek,

hey gidi kahbe devran hey,»

der.

Ve teker teker,

bir an içinde,

omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,

yüzleri kan içinde

geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak

geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları…