Ya Dayanışma Ya Bok

426

Heidegger felsefi dizgesini o kadar çok fırlatılmışlık, yalnızlık ve tanrısızlık üzerine kurdu ki yaşanan 2. Dünya Savaşı’nın etkilerinden sonra 1966’da şöyle bir itirafta bulundu: “nur noch ein gott kann uns retten” (Bizi ancak bir tanrı kurtarabilir)
Peki Neydi bu tanrı?

Gerçeklikte hep tanrıyı gerçek dışında aradık (Gerçek olmayan yerde, gerçeklik!)

Niye bu kadar uzağa gidip kutsadık ve kölesi olduk bilmiyorum.

Sorunu sorun hale getiren biz iken sorunun çözümü olan “biz”i dışladık.

Temelde ise bizi var eden ‘ben’i dışladık.

Heidegger’in net bir açıklaması var mıydı bilemiyorum ama bence bu tanrı Simurg hikayesindeki gibi sonunda bize dönen bir tanrıya çıkan gerçeklikle karşı karşıyayız.

Bu ontolojik çözümlemeye 13 yy.’da erişen Hacı Bektaş-ı Veli’nin dediği gibi:

Hararet nardadır sacda değildir
Keramet baştadır tacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüste Mekkede Hacda değil

Beyitindeki mısralar aslında aranması gereken tanrının bizde olduğunu ya da “Enel hak” kavramı ile bireysel olarak ben tanrıyım demek gibi de olduğunu gösterir.

Ve bizi kurtaracak olan da benlerin toplamı biziz yani “Tanrı”…

Bu Tanrı Hegel’in Tanrısı gibi olsa da aslında, içinde, Marks’ın da ‘biz’ini içinde bulunduran diyalektik bir yapı.

Bu tanrı nasıl oluşur? “The Platform” filminin temel mesajı gibi aslında (İzlemeniz şiddetle önerilir)

“YA DAYANIŞMA YA BOK!”

Filmin de dediği gibi temel de iki seçeneğimiz var, ya dayanaşacağız ya da boka saracağız.

Başka bir deyişle; y direneceğiz ya da yok olacağız.

Tam da bugünlerde doğduğum köy olan Öküzgözü’nün başkenti Koruk Köyü’nde üreticiler, üzüm firmalarına karşı bir dayanışma örneği gösteriyor. Her yıl yapılan üzüm hasadında üzüm fiyatı belirlemeden kesilen üzümün fiyatı firmalarca belirleniyor ve parası kesildikten 3 ile 6 ay içinde ödeniyor. Bazı firmalarca taksit taksit ödeniyor. Bu duruma Hayır deyip bir araya gelen üreticiler kendi ürettikleri ürünün fiyatını kendileri belirlemek istiyorlar. Bu anlamda köy adına ikişer temsilci seçilmiş bulunmakta ve pazarlıkların bu temsilciler üzerinden yapılmasını istemektedirler.

Üzüm üreticileri şu sıralar haklarını almak için direniyorlar. Direnmenin ve ısrarın arka planında inanmak yatıyor. Ontolojik olarak varlığı ortaya çıkaran metodun kendisi varoluşsal olarak varlığı var eden şey inançtır desem yerinde bir cevap olmanın dışında iddialı bir cevap da olmuş olacaktır.

Varoluşçu bütün düşünürlerin tezlerini incelediğinizde o fikre inanmadan kendinizi gerçekleştirmeniz boşadır.

Bu ne olursa olsun ortak bir fikir, inanç, ideoloji, aidiyet duygusu kendi içinde kendine inanan bir varlığa dönüşürse varlığını sürdürebilir bir fenomene dönüştürür.

O yüzden var olmak istiyorsak varlık sahamızı var eden argümanlara daha sıkı bağlanmanız gerekiyor.

Bu bizi hem güçlü kılar, güçlü kılmak kadimlerştirir. Kadim olan ontolojik olarak var olmanın kendisine götürür yani “öze”…

Bu öze artık Tanrı mı dersiniz varlık mı dersiniz god mu kişinin tercihine kalır.

Son tahlilde inanan dayanışan birlik olan bir olur. Bunun dışında kalan hiç, yok, bok olur.

Kendini bu anlamda var edenlere selam olsun