Ömrümün Cennetinden Bir Divane Kadın Geçti: “XEZE BOME”

Xeze, her mevsim çocukluğumuzun cennetine anılarını düşürmüştü. Dönüp geçmişimize baktığımızda ne çok şey vardı ondan. Sevinçlerimizde, hüzünlerimizde, haylazlıklarımızda, öksüzlüğümüzde bile Xeze vardı…

Hayal gibi hatırlıyorum, babam ölmeden birkaç ay önce; bizi Erzincan’a götürmüştü. Annem, babam, kardeşim ve halam şoför mahalline binerken, beni de kamyonun kasasında oturan Xeze’nin kucağına verdiler. Bizimkilerin bu davranışı bende bir dışlanmışlık duygusu yarattığı için küsmüştüm hepsine ve kucağına bırakıldığım o kadının kollarına sarılmıştım.

Sonbaharın ayazında Xeze’nin kucağı cennet gibi sıcacıktı. Üzerindeki Erzurum şalıyla bir güzel sarmaladı beni. Gözlerim hangi ara kapandı hatırlamıyorum. Unutmadığım şey, Erzurum şalı ve gökyüzünün pembemsi rengine karışan binlerce ışık kümesiydi.

İnsanın küçükken eşyalarla kurduğu bağlar bile bazen manevi bir değere dönüşebiliyor. Xeze’nin 4 yaşındayken üstüme sıkıca sardığı Erzurum şalı, kimbilir daha kaç kere hayatımı kurtaracaktı!

Babam öldüğünde orada mıydı? Hatırlamıyorum. Zaten çoğunlukla kayboluyordu. Ve sonra hiç ummadığımız zamanlarda yine çıkıp geliyordu. O her geldiğinde ailemizin bir ferdi gelmiş gibi seviniyorduk.

***

Anlattığı çoğu şey bize masal gibi gelirdi. Annemizle babamızı anlattığında yüzüne tatlı bir masumiyet çökerdi. Sarılmadan, yüreğindeki derin şefkate sarardı bizi. Erkeklerin ilgisine çok şiddetli tepki gösterirdi.

Amcam “Najni ez tora zaf hasken” (yenge ben seni çok seviyorum) dediğinde, Xeze çılgına dönerdi. Ve etrafında bulduğu bütün çalı çırpı taş ne varsa amcamın üstüne savururdu. Hatta bir keresinde yerde bulduğu demir çubuğu bile atmıştı.

O zamanlar onun bu korkunç tepkisine anlam veremez gülerdik. Büyüdükçe öğrendim ki, Xeze bu acımasız yaşamın bütün çilesini telis bir torbaya doldurmuş sırtında taşıyordu.

Hayatımda hiç o kadar renkli bir telis torba hatırlamıyorum. Sanki doğanın bütün renklerini toplayıp torbasına koymuştu. Ve her geldiğinde torbasını evimizin en kıymetli köşesine koyardı. Kardeşimle hep merak ederdik içinde ne var diye. Beyaz telis torbanın içinden rengârenk görünen şeyler öylesine çekici geliyordu ki, ancak, ne zaman torbaya yaklaşsak Xeze kıyameti koparır, hevesimizi kursağımızda bırakırdı…

***

Bir gün “beni derenin kenarına götür, kuma gireceğim, romatizmalarıma iyi geliyor” dedi. Derenin kenarına gittik, vazgeçti. “Buradan geçen adamlar beni görür” dedi ve bir ton okkalı küfür savurdu kendisini göreceğini sandığı adamlara…

Aylardan Mayıstı. Güneşin batmasıyla birlikte Xeze’nin üstüne tatlı bir yorgunluk çökmüştü. bBaşını Locının (ocak) köşesine yaslamış uyukluyordu. Birden ayağa fırladı ve mutfak penceresinden Nernak Dağı’na doğru baktı “bak gördün mü oradalar, o taşın altında.”

Gösterdiği yer en az 5 km uzaklıktaydı, üstelik hava da kararmak üzereydi. Değil çıplak gözle görmek, dürbünle görmek bile imkansızdı. Yine de gayri iradi onun yaptığı gibi, pencereye yaklaşıp, başımı mutfak camına yasladım ve onun baktığı uzaklara uzun uzun baktım. Yüreğimi tatlı bir heyecan sardı. “Keşke orada olsalar ve keşke gelseler bu gece” diye geçirdim içimden.

Xeze divaneydi ve kendince bir şeyler görmüştü orda. Onun divaneliğiyle, yüreğimdeki masumiyet o akşam bir tenhada buluşmuştu. Ama benim bile haberim yoktu bu buluşmadan… “Onlardan korkuyor musun?” diye sorduğumda “yok onlar iyiler, ben onları Gülce’de bir evin ahırında gördüm. Ama kimseye söylemedim” dedi.

***

Dedemin (Cemal Dede), anlatımına göre; Xeze bizim akrabamız olurmuş. Gençliğinde çok güzel bir kadınmış. Birinci evliliğinden üç tane çocuğu olmuş. İkinci evliliğinden sonra evini terketmiş.Varı da yoğu da telis torbasının içindeydi. Onbeş yıldır dağlarda geziyormuş. Kar kış demeden o köyden o köye dolanıp duruyormuş. Sadece güvendiği insanların evine gidermiş. Bizim evimiz de Xeze’nin sığınaklarından biriydi. Pancılas’a her geldiğinde bizde kalırdı.

***

Xeze divaneydi ve o dagğları hepimizden daha iyi biliyordu, sezgileri o kadar güçlüydü ki, kimsenin görmediği, sadece onun Nernak Dağı’nda gördüğü dağların çocukları o akşam gerçekten geldiler…

Odasından kalkıp mutfağa geldi ve hepsini tatlı tatlı süzdükten sonra, hiçbir şey söylemeden yatağına geri döndü. Sabaha karşı kalktığımızda Xeze yatağında yoktu. Gitmişti! Bu onu son görüşümdü, bir daha hiç karşılaşmadık. Hiçbir dağda kesişmedi yolumuz.

Büyüdükçe öğrendim, telis torba içinde ömrü kadar çile biriktirdiğini…

Evini terkedip dağlara vurması boşuna değilmiş…